22 ve 23 Aralık tarihlerinde peş peşe yaşanan gelişmeler; Türk askerinin Libya’daki görev süresinin uzatılması, İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında askeri iş birliği planının imzalanması ve Libya askeri heyetini taşıyan uçağın Ankara yakınlarında düşmesi, Türkiye–Libya ilişkilerini yeniden gündeme getirdi. Özellikle bu gelişmeler, Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinin ve Türkiye–Libya Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşması’nın stratejik önemini bir kez daha gözler önüne serdi. Oysa iki ülke arasındaki ilişkiler, güncel gelişmelerin ötesinde Osmanlı dönemine uzanan köklü bir geçmişe dayanmaktadır. Türkiye, 1951 yılında bağımsızlığını ilan eden Libya Devleti ile diplomatik ilişkiler kurmuş, siyasi, ekonomik ve askeri iş birliği anlaşmalarıyla ilişkileri kurumsallaştırmıştır. Bu yakınlaşma, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında Libya’nın Türkiye’ye verdiği destekle daha da pekişmiştir.
Arap Baharı ile başlayan ve domino etkisi ile bölgeye yayılan protestolar Libya’da da derin kırılmalara yol açmış, 2011’de başlayan iç savaşın sonunda Muammer Kaddafi devrilerek öldürülmüştür. Kaddafi sonrası süreçte Libya’da istikrar sağlanamamıştır. Farklı silahlı gruplar arasındaki çatışmalar, aşiretler, bölgesel ve yerel güçler arasındaki ayrışmaları derinleştirmiş, ülke ciddi bir siyasi boşlukla karşı karşıya kalmıştır. Bugün Libya’da, Trablus merkezli Ulusal Birlik Hükümeti ile doğuda Bingazi merkezli askeri gücü elinde bulunduran Halife Hafter ve Tobruk’taki Temsilciler Meclisi tarafından desteklenen yönetim olmak üzere ikili bir yapı bulunmaktadır. Bu tablo, Libya’yı hem iç çatışmalara hem de dış müdahalelere açık hale getirirken, Türkiye de uluslararası meşruiyeti esas alarak Trablus merkezli hükümete destek vermiştir.
Son dönemde Ankara’nın Libya politikasında daha dengeli ve kapsayıcı bir yaklaşımın benimsendiği görülmektedir. Türkiye, Libya’nın toprak bütünlüğünün korunması hedefi doğrultusunda yalnızca Trablus merkezli hükümetle değil, Hafter yönetimiyle de temaslarını artırmıştır. Bu yaklaşım, Türkiye’nin Libya’yı yalnızca iç siyasi istikrarsızlık bağlamında ele almadığını, Doğu Akdeniz’deki stratejik denklemin ayrılmaz bir parçası olarak gördüğünü ortaya koymaktadır.
Nitekim son on beş yılda Doğu Akdeniz, enerji kaynakları, güvenlik kaygıları ve diplomatik rekabetin kesiştiği yeni bir jeopolitik alan haline gelmiştir. Doğal gaz keşifleri, bölgede yeni ittifaklar ve yeni dışlayıcı bloklar oluştururken, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında gelişen enerji temelli iş birliği, Türkiye’yi dengelemeyi amaçlayan bir blok yaratmıştır. Bu blok, Türkiye’yi yalnızca enerji projelerinin değil, bölgesel karar alma mekanizmalarının da dışında bırakma potansiyeli taşımaktadır.
Petrol ve doğal gaz zenginliğiyle öne çıkan Libya, bu rekabet ortamında Doğu Akdeniz’in kilit aktörlerinden biri haline gelmiştir. Bu çerçevede Türkiye ile Libya arasında 2019’da imzalanan ve Birleşmiş Milletler tarafından da kayda geçirilen Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşması, bölgesel dengelerde stratejik bir kırılma noktası oluşturmuştur. Anlaşma, Türkiye ile Libya arasında geniş bir deniz yetki alanı tanımlamış, başta Yunanistan olmak üzere birçok aktör tarafından sert şekilde eleştirilmiştir. Ancak Libya’daki siyasi bölünmüşlük, bu anlaşmanın etkisini karmaşık ve kırılgan hale getirmiştir.
Bu bağlamda Libya’nın Doğu Akdeniz jeopolitiğinden dışlanması ya da Türkiye karşıtı bloklara dahil olması durumunda, Türkiye’nin deniz yetki alanları iddiaları önemli ölçüde sınırlanacaktır. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile şekillenen bölgesel düzenleme, Türkiye’nin deniz alanlarını dar bir kıyı şeridiyle sınırlı hale getirecektir. Böyle bir senaryo, yalnızca enerji politikalarını değil, Türkiye’nin açık denizlere erişimini, deniz güvenliğini ve bölgesel stratejik manevra alanını da doğrudan etkileyecek niteliktedir.
Türkiye’nin Mısır ile ilişkilerinin normalleşme sürecine girmesiyle birlikte, Libya’da siyasi birlik ve toprak bütünlüğünü esas alan yaklaşımıyla uyumlu biçimde Tobruk merkezli yönetimle ilişkilerini geliştirmesi, Deniz Yetki Alanları Anlaşması’nın Temsilciler Meclisi tarafından onaylanması ihtimalini de gündeme taşımıştır. Bu durum, Doğu Akdeniz denkleminde hassas ve çok katmanlı bir sürecin yaşandığını göstermektedir.
Libya ile İlişkilerin Geleceği
Önümüzdeki dönemde Türkiye-Libya ilişkilerinin ve Doğu Akdeniz’deki dengelerin seyrini belirleyecek öncelikli konu, Temsilciler Meclisi’nin 2019 Deniz Yetki Alanları Anlaşması’na yaklaşımı olacaktır. Anlaşmanın onaylanması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki konumunu güçlendirecek önemli bir adım anlamına gelmektedir. Ancak Libya’daki istikrarsızlık, rekabet ortamının sürmesi ve iki yönetim arasındaki kırılgan diyalog, Türkiye’nin Libya politikasında temkinli ve çok yönlü bir strateji izlemeye devam edeceğini göstermektedir.
Özgün Kaynak için tıklayın: 🏛️